20 Haziran 2008 Cuma
11 Nisan 2008 Cuma
Yusuf Kaplan
Aydınlanma mı dediniz? Peki, nerede Kant'ınız, Diderot'nuz, Voltaire'iniz?
Aydınlanma mı dediniz? Peki, nerede Kant'ınız, Diderot'nuz, Voltaire'iniz?

Türkiye'de son yıllarda türedi bir kuşak türedi. Ezberci, zihni boşaltılmış, beyni dondurulmuş, dünyada türü olmayan, gülyabanileri andıran, özgürlük düşmanı, halk dşmanı, din düşmanı nasyonal-sosyalist, laisist kemalist şirret bir kuşak bu.
Ne kendisinin farkında, ne nereden gelip nereye doğru yuvarlandığını görebilecek durumda. Ama dilinden de "aydınlanma", "akıl", "bilim" gibi putları hiç mi hiç düşürmüyor! Ne aydınlanmanın seyrüseferini biliyor, ne "akıl"ın ve modern bilim'in yol açtığı yıkımları!
Akıl ve bilim üzerine Nietzsche'den bu yana, Husserl'den Heidegger'e, Foucault'dan Derrida'ya, Deleuze'den Baudrilard'a kadar felsefede geliştirilen devâsâ külliyat'ın yanından yöresinden bile geçemeyecek sığ bir bir kuşak bu. Ama öte yandan da, solcu, sosyalist olduğunu söyleyerek solculuğun da, sosyalistliğin de kapitalist düzeneğe başkaldırı imkânlarını berhava eden, içine eden, 21. yüzyılın eşiğinde ancak ruhunu ve her şeyini yitirmiş Türkiye gibi "çorak bir ülke"de zuhûr edebilecek hilkat garibelerini andıran ama burnundan da kıl aldırmayan "kıl tüyü", "kıl kuyruk", şirret bir kuşak bu.
Seküler bilim'in, rasyonalite'nin, her şeyden önce Avrupa'yı, nasıl tarumar ettiğini, büyük savaşların eşiğine sürüklediğini; Weber'in deyişiyle "demir bir kafes"; Foucault'nun deyişiyle "insanlığın hapishanesi"ni ürettiğini; Marksist Frankfurt Okulu'nun Horkheimer ve Adorno gibi cins adamlarının tastamam bir "araçsal akıl"a dönüşerek sadece yıkımla, emperyalizm'le sonuçlanan bir "akıl tutulması" yaşattığını söylediklerini göremeyecek kadar beyni donmuş, zihni uyuşmuş; aklî melekeleri, eleştirel yetenekleri sıfırın altında sürünen aklı, aydınlanma'yı, bilim'i putlaştıran dünyanın en son neo-pagan ve traji-komik maganda kuşağı.
Heisenberg'le başlayan Newton'cı, Bacon'cı, Descartes'çi bilim anlayışını tepe taklak eden belirlenemezlik teorisinden de, yeni kuantum fiziğinden de habersiz yaşayan ama öte yandan da dünyada bilimi bu kadar putlaştıran, bilimi donmuş, opaque'leşmiş, din katına yükselten başka bir kuşak yok şu küresel dünya coğrafyası üzerinde.
Modernizm'in sanatta, aklı, bilimi, aydınlanma'yı mutlaklaştıran modernliğe karşı tam bir başkaldırı hareketi olduğunu; resim, roman, müzik, mimari sanatlarının, empresyonizm, ekspresyonizm, dadacılık, kübizm, bilinç akımı romanı, "yeni roman", Ionesco, Beckett tiyatrosu ve nihayet özelde bütün bir yenidalga sinemasının, genelde Avrupa sanat sinemalarının tam bir isyan bayrağı çektiğinden habersiz yaşayan; ama hâlâ aydınlanma, akıl, bilim nutukları atma komedyasını tüm dünyayı güldürecek kadar bağıra çağıra sahnelemekten çekinmeyen şirret bir nasyonal-sosyalist, laisist-kemalist kuşak bu.
Bütün bunları geçtim, Aydınlanma'nın a'sından bile haberi olmayan, aydınlanmacı düşünürlerin kemiklerini sızlatacak kadar tuhaf, hilkat garibesini andıran sözümona bir aydınlanma kuşağı var Türkiye'de!
Locke'un ve özellikle de Hume'un radikal şüphecilik'inin, yani İskoç Aydınlanması'nın da kışkırtmasıyla kurulan İngiltere'deki dînî ve siyasî özgürlük düzeninden ziyadesiyle etkilenen Voltaire'in Fransa'ya ve bütün Kıta Avrupa'sına İngiliz deneyimini salık verdiğini ve Paris'e döndüğünde bunun için mücadele ettiğini bilmeyen; Diderot'nun yeni bir dünya tasavvurunun anlam haritasını çıkaran ansiklopedisini yazdığını idrak edemeyen; Kant'ın "aklını kullanmaya cesaret et!" diye çığlıklar attığını ve bunu ne anlama gelebileceğini kavrayamayacak kadar zihnî melekeleri donan bir kuşak var kaşımızda.
Aydınlanma, Tükiye'deki özgürlüklerin önünü tıkayan, Türkiye'de bilimi, aklı, laisizmi putlaştıran bir düzenek kuran, seküler düzeneğin opaque'liklerini, dogmalarını reforme etmek için harekete geçirilmesi gerekirken, rasyonalite'nin de, "bilim"in de köküne kibrit suyu çakan, anakronik, zamanını ve yönünü şaşırmış, ruhunu ve iddialarını yitirmiş, sadece İslâm'ı bu ülkenin hayatından uzaklaştırmayı temel gayesi bellemiş sığ, ezberci, slogancı bir kuşağın ideolojisi olabilir mi?
Diderot'su, Rousseau'su, Kant'ı, Voltaire'i olmayan, bu düşünürlerin adını bile telâffuz edemeyen bir kuşağın Ayınlanma'dan, akıl'dan, bilim'den söz edebilmesi, ancak bizim gibi "akıl tutulması" yaşayan, yönünü, ruhunu ve iddialarını yitirmiş tarihte tatile çıkan, kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığı gösteren şirret, beyinsiz, ezberci, halkından, kültüründen, dininden nefret ederek patolojik vakalara dönüşen bir ülkenin tuhaf nasyonal-sosyalist, laisist-kemalist kuşaklarına özgü bir garabettir vesselam.
Ne kendisinin farkında, ne nereden gelip nereye doğru yuvarlandığını görebilecek durumda. Ama dilinden de "aydınlanma", "akıl", "bilim" gibi putları hiç mi hiç düşürmüyor! Ne aydınlanmanın seyrüseferini biliyor, ne "akıl"ın ve modern bilim'in yol açtığı yıkımları!
Akıl ve bilim üzerine Nietzsche'den bu yana, Husserl'den Heidegger'e, Foucault'dan Derrida'ya, Deleuze'den Baudrilard'a kadar felsefede geliştirilen devâsâ külliyat'ın yanından yöresinden bile geçemeyecek sığ bir bir kuşak bu. Ama öte yandan da, solcu, sosyalist olduğunu söyleyerek solculuğun da, sosyalistliğin de kapitalist düzeneğe başkaldırı imkânlarını berhava eden, içine eden, 21. yüzyılın eşiğinde ancak ruhunu ve her şeyini yitirmiş Türkiye gibi "çorak bir ülke"de zuhûr edebilecek hilkat garibelerini andıran ama burnundan da kıl aldırmayan "kıl tüyü", "kıl kuyruk", şirret bir kuşak bu.
Seküler bilim'in, rasyonalite'nin, her şeyden önce Avrupa'yı, nasıl tarumar ettiğini, büyük savaşların eşiğine sürüklediğini; Weber'in deyişiyle "demir bir kafes"; Foucault'nun deyişiyle "insanlığın hapishanesi"ni ürettiğini; Marksist Frankfurt Okulu'nun Horkheimer ve Adorno gibi cins adamlarının tastamam bir "araçsal akıl"a dönüşerek sadece yıkımla, emperyalizm'le sonuçlanan bir "akıl tutulması" yaşattığını söylediklerini göremeyecek kadar beyni donmuş, zihni uyuşmuş; aklî melekeleri, eleştirel yetenekleri sıfırın altında sürünen aklı, aydınlanma'yı, bilim'i putlaştıran dünyanın en son neo-pagan ve traji-komik maganda kuşağı.
Heisenberg'le başlayan Newton'cı, Bacon'cı, Descartes'çi bilim anlayışını tepe taklak eden belirlenemezlik teorisinden de, yeni kuantum fiziğinden de habersiz yaşayan ama öte yandan da dünyada bilimi bu kadar putlaştıran, bilimi donmuş, opaque'leşmiş, din katına yükselten başka bir kuşak yok şu küresel dünya coğrafyası üzerinde.
Modernizm'in sanatta, aklı, bilimi, aydınlanma'yı mutlaklaştıran modernliğe karşı tam bir başkaldırı hareketi olduğunu; resim, roman, müzik, mimari sanatlarının, empresyonizm, ekspresyonizm, dadacılık, kübizm, bilinç akımı romanı, "yeni roman", Ionesco, Beckett tiyatrosu ve nihayet özelde bütün bir yenidalga sinemasının, genelde Avrupa sanat sinemalarının tam bir isyan bayrağı çektiğinden habersiz yaşayan; ama hâlâ aydınlanma, akıl, bilim nutukları atma komedyasını tüm dünyayı güldürecek kadar bağıra çağıra sahnelemekten çekinmeyen şirret bir nasyonal-sosyalist, laisist-kemalist kuşak bu.
Bütün bunları geçtim, Aydınlanma'nın a'sından bile haberi olmayan, aydınlanmacı düşünürlerin kemiklerini sızlatacak kadar tuhaf, hilkat garibesini andıran sözümona bir aydınlanma kuşağı var Türkiye'de!
Locke'un ve özellikle de Hume'un radikal şüphecilik'inin, yani İskoç Aydınlanması'nın da kışkırtmasıyla kurulan İngiltere'deki dînî ve siyasî özgürlük düzeninden ziyadesiyle etkilenen Voltaire'in Fransa'ya ve bütün Kıta Avrupa'sına İngiliz deneyimini salık verdiğini ve Paris'e döndüğünde bunun için mücadele ettiğini bilmeyen; Diderot'nun yeni bir dünya tasavvurunun anlam haritasını çıkaran ansiklopedisini yazdığını idrak edemeyen; Kant'ın "aklını kullanmaya cesaret et!" diye çığlıklar attığını ve bunu ne anlama gelebileceğini kavrayamayacak kadar zihnî melekeleri donan bir kuşak var kaşımızda.
Aydınlanma, Tükiye'deki özgürlüklerin önünü tıkayan, Türkiye'de bilimi, aklı, laisizmi putlaştıran bir düzenek kuran, seküler düzeneğin opaque'liklerini, dogmalarını reforme etmek için harekete geçirilmesi gerekirken, rasyonalite'nin de, "bilim"in de köküne kibrit suyu çakan, anakronik, zamanını ve yönünü şaşırmış, ruhunu ve iddialarını yitirmiş, sadece İslâm'ı bu ülkenin hayatından uzaklaştırmayı temel gayesi bellemiş sığ, ezberci, slogancı bir kuşağın ideolojisi olabilir mi?
Diderot'su, Rousseau'su, Kant'ı, Voltaire'i olmayan, bu düşünürlerin adını bile telâffuz edemeyen bir kuşağın Ayınlanma'dan, akıl'dan, bilim'den söz edebilmesi, ancak bizim gibi "akıl tutulması" yaşayan, yönünü, ruhunu ve iddialarını yitirmiş tarihte tatile çıkan, kendi kendini sömürgeleştirme aymazlığı gösteren şirret, beyinsiz, ezberci, halkından, kültüründen, dininden nefret ederek patolojik vakalara dönüşen bir ülkenin tuhaf nasyonal-sosyalist, laisist-kemalist kuşaklarına özgü bir garabettir vesselam.
(Kaynak : 3 mart 2008. yeni şafak gazetesi)
1 Nisan 2008 Salı
Ahmet Altan
Başka halkın çocukları...
Mezun olduğu lise de üniversite de Türkiye’nin en iyi okulları arasında bulunan çok sevdiğim bir arkadaşım aradı geçen sabah.“Ne zaman dostlarımızla yollarımız bu kadar ayrıldı?” dedi.Anlamadım önce.O anlattı.Lise arkadaşlarının kurduğu bir “mail grubu” varmış. Ulusalcı, faşist görüşler, demokrat görüşlerden çok daha fazlaymış.“Ne zaman böyle oldu bu insanlar?”“Halklarıyla karşılaştıklarında,” dedim.Kravat takmayı beceremeyen, dans edemeyen, eşleriyle lokantaya gitmeyen, yabancı dil konuşamayan, sanattan pek anlamayan, hayatında hiç Brahms dinlememiş, tiyatroya uğramamış bir kalabalık, kendilerine benzeyen siyasi yöneticiler ve kendilerine benzeyen Anadolulu geniş bir sermaye grubuyla ortaya çıkıp da iktidarı ele geçirince...Bir de İstanbul sermayesine diklenince...Kendilerini “terbiye” etmeye çalışan yargıyla orduya boyun eğmeyince...Üstelik de epey “muhafazakâr” olan kültürlerini gemilerinin direğine bayrak gibi çekince...İyi yetişmiş şehirlilerde bir panik ve öfke patlaması ortaya çıktı.“Geliyorlar” çığlıkları şehirlerin semalarında yankılandı.“Kadınlarımızın başlarını örtecekler, lokantalarımızı kapatacaklar, konser salonlarımıza kilit vuracaklar, hayatlarımıza müdahale edecekler, din yönetimi kuracaklar,” telaşı başladı.Muhafazakârlar da, ilk kez böylesine güçlü bir şekilde ele geçirdikleri iktidarın tadını çıkararak, “aslında yapsak iyi de, biz yapmayacağız herhalde” diye alaycı ve korkutucu bir üslup edinince...İlişkiler iyice koptu.Cumhuriyet kurulduğundan beri kendi küçük kozalarında, “halkın” eğitimi, daha iyi yaşaması, daha özgür olması, gelişmesi için parmaklarını kıpırdatmadan yatmış bu şehirli azınlık, iyi örgütlenmiş, arkasında sermaye desteği olan bu “çoğunluk” karşısında ne yapacağını şaşırdı.Çaresizdiler.Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere “sizin hakimiyetiniz bitti” diyordu.Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu “gelişmemiş” kalabalığı tutuyordu.“Demokrasilerde halkın dediği yapılır” diyordu.Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan “demokrasi” birden somutlaşıyor, etlenip kemikleniyor ve “cahil bir kalabalık” olarak ortaya çıkıyordu.Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu.Ve, inanılmaz neredeyse acıklı bir “ikileme” düşüyordu.Çok sevdiği Batılılar gibi olmak isterse “demokrasiyi” kabul edecek ve kültürü Batılılara benzemeyen bir “kalabalık” tarafından yönetilecekti.Ya da Batı’nın kravatını, şarabını, dansını alacak ve diğer “değerlerini” reddedecek ama o zaman da o çok küçümsediği “Ortadoğu ülkelerindeki” ilkel diktatörlüklerden biri olacaktı.Yaşam tarzı Batılılara hiç benzemeyen “kara kalabalık” ise Batı’nın en gelişmiş değerlerinin temsilciliğini de üstleniyor ve şehirliler bir de Batı tarafından küçümsenen “ilkellere” dönüşüyordu.Nereye dönseler bir çıkmaza çarpıyorlardı.Batılı bir yaşam tarzını “Batılılık” sanmak yanılgısını 80 yıl sürdüren Cumhuriyetin şehirli çocuklarının yüzüne hayatın gerçekleri ardı ardına vuruyordu.Yapay, köksüz, felsefesiz bir Batılılığı “modernlik” sanan dedeleriyle babalarının kefaretini ödemek bu kuşağa düşüyordu.Halka da, Batılılara da düşman oldular.“Ordu gelsin, darbe olsun, bu insanların partileri kapatılsın” diye bağırmaya başladılar.Böyle yaparken, yaşam tarzları yüzünden kendi halklarından, siyasi değerleri yüzünden de çok sevdikleri Batı’dan koptuklarını, yalnızlaştıklarını, herkes tarafından küçümsendiklerini hissetmenin garip utancı da içlerine yerleşiyordu.Şehirli azınlık bu açmazdan kurtulamaz.Ne ordu, ne yargı, ne medya kurtaramaz onları.Bin defa darbe yapsalar, bin defa partileri kapatsalar, bu halk aynı muhafazakâr davranışları, aynı eğitimsiz yaşam biçimiyle geri gelecek.Eğer Türkiye bir “uzlaşma” arıyorsa o uzlaşma bu noktada, bu iki kesim arasında olacak.Şehirliler “halkın” iktidarını kabul edecek, “halk” da yüzlerce yıl köylerde hapis kalmanın sonucu pek incelmeye imkân bulamamış yaşam tarzını, sanat beğenisini geliştirmeyi yavaş yavaş şehirlilerden öğrenecek.Bu arada şehirlilere biraz din, biraz gelenek, biraz “doğallık”, biraz da kendine has bir tadı olan alaturkalık öğretecek.Şehirlilerin demokratlığı, köylülerin zevkleri gelişecek.Başka bir uzlaşma yolu yok.Ve, başka bir yol olmadığını görmek de eski dostlarımızı, “şehirdaşlarımızı”, okul arkadaşlarımızı, aynı yaşam tarzını paylaştığımız “kardeşlerimizi” herkese karşı öfkeli ve düşman kılıyor.Türkiye, tarihinin en zor ama en gerçek “uzlaşmasını” sürtüşmeler olmadan sağlayamayacak.Ama, bu nokta aşılacak, herkes gerçeği kaçınılmaz olarak kabul edecek.Şehirliler, demokrasi içinde şarap içip dans etmenin tadını çıkaracak, gizli korkularından, vicdan azaplarından kurtulacak, doğal ve rahat bir ortamda hayatını sürdürmenin huzurunu hissedecek.Halk da incelmiş zevklerin hayata daha bir derinlik ve hoşluk kattığını anlayacak.Dünyanın en güzel ülkesinde barış böyle yaşanacak.Ve, emin olun o barış bir gün mutlaka gelecek.
(Kaynak : 28.03.2008. Taraf gazetesi)
31 Mart 2008 Pazartesi
DÜNYA VİCDAN GÜNÜ - Rachel Corrie anısına
18 Mart 2008 Salı
Elli bir yıl sonra aynı resim..

1. FOTOĞRAF : ABD'de Anasaya Mahkemesi siyahi öğrencilerin de beyazların gittiği okullara gidebilmesi önündeki yasakları kaldırınca Arkansas eyaletindeki Little Rock kenti lisesine kaydolan 9 siyahi öğrenciden Elzabeth Eckford'un okula girmeye çalışırken beyaz öğrenciler tarafından sözlü ve fiili saydırıya uğradığı anı gösteren fotoğraf.. yıl 1957
2. FOTOĞRAF : İstanbul Aydın Üniversitesi Beşyol-Halit Aydın Kampüsünde bazı başörtülü öğrenciler, başka öğrencilerin fiili ve sözlü saldırılarına maruz kaldı... yıl 2008
(Kaynak : Taraf Gazetesi )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)
